Düşle gerçek arasında RUSYA DÜNYA MUTFAĞINDAN YEMEK KÜLTÜRÜ -YEMEK TARİFLERİ-BİLGİMCE Eğitim ve Kültür Platformu

 

Düşle gerçek arasında RUSYA

Rusya başka hiçbir ülkeye benzemiyor. Yüzyıllar içinde hüküm süren rejimlere bağlı yaşamlarla değişen kimliği, mutfağı, iklimi, imparatorluk görmüş bir ülke olarak her köşesine sinmiş ihtişamıyla nevi şahsına münhasır bir coğrafya.

Moskova'nın simgesi haline gelen, Aziz Vasili Katedrali, Korkunç İvan tarafından 1554-1560 yılları arasında yaptırılmış.
Dünyanın hiç bilmediğim bir köşesine yolculuk etmek her zaman heyecanlandırmıştır beni. Bambaşka bir kültürle yoğrulmuş, yabancı bir ülkenin hiç bilmediğim bir şehrinde ilk kez bulunmak, sokaklarında salınarak yürümek, binalarını seyretmek büyüleyici bir deneyimdir her zaman. İlk kez o taşlara basıyor olma duygusu ve kim bilir bir daha gidip gidemeyeceğimi bilememek, bu benzersiz deneyimi daha da anlamlı kılar benim için.

Rusya seyahati, evvel ezel böyle çıktığım yolculuklardan biriydi. Yüzyıllar içinde hüküm süren rejimler ve bu rejimlere bağlı yaşamlarla değişen kimliği bir yana, imparatorluk görmüş bir ülkenin her köşesine sinmiş ihtişamını iliklerime kadar hissettim. Saint Petersburg'dan başlayan ve Moskova'da sona eren uzun yolculuğun söz konusu ihtişamlı yaşamı bu büyük şehirlerde gözlerimi aldı. Ancak bu iki dev şehri birbirine bağlayan Volga Nehri üzerinde bambaşka hayatlar gördüm. Rusya gördüğüm hiç bir ülkeye benzemiyordu. Bu benzersizliği en çok da ülkenin gördüğüm, gezdiğim yerleri arasındaki düşle gerçek kadar keskin uçurumlara bağlıyorum. Öyleki, var sıllık ve yoksulluk, ihtişam ve sadelik, eğlence ve hüzün bazen kilometreler arasında, bazen de aynı yerde çıktı karşıma. Bu seyahat sayesinde çok değerli insanlar tanıdım. Hayatımın bundan sonraki bölümünde hep hayatımda kalsın isteyeceğim insanlar Rusya'yı ve Rusça'yı çok iyi bilen, işinin ehli bir rehberle, Murat Şarlak'la yolculuk etmek ise büyük bir keyifti. Her iki açıdan da kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü Rusya'yı benim için unutulmaz kılan sadece Rusya'nın kendisi değil, yeni ve değerli insanları tanımanın zenginliğiydi aynı zamanda. Tura Turizm Cruisexper sponsorluğu ve gezinin mimarı Ahmet Yazıcı'ya sonsuz teşekkürler...

 

Gemide ve Uglich'te ekmeği tuza banıp yiyerek karşılandık (solda). Kostroma'daki azar yeri rengarenkti (üstte). Mandrogy'de taze çörekler tablalarla taşındı.

Mandrogy ve Kizhi
Yolculğumuz St. Petersburg'a üç saatlik bir uçuşla başladı. Eski Leningrad, bugünkü adıyla Saint Petersburg'un zevkli bir mimari ve şehircilik anlayışıyla inşa edilmiş heybetli saray binalarını ve köprülerini geride bırakarak, M/S Lenin gemisiyle başlayan nehir yolculuğunun ilk gününde, söz konusu yapıların siluetleri gözden bir bir kaybolurken anladım bambaşka bir dünyaya adım attığımızı. Ve tabii ilkini gemiye buyur edilirken yaşadığımız tuzu ekmeğe banarak yeme geleneği gibi karşılamalar, bu tezatlıkların ortak paydasıydı. Karşılama sırasında Rus şarkıları tef çalınarak söyleniyordu. Bunlar gibi kültürün temelini oluşturan gelenekler her yerde karşımıza çıktı şüphesiz.
Suyun üzerinde olmak büyük bir zevk. Nehir gemisinin kıçtarafında durup köpüren suyu seyrederek saatler geçirebilirdim. Öte yandan yol boyunca ağaçların oluşturduğu manzaranın güzelliğini anlatmak çok zor. Yeşilin her tonuna doydum, kendimi çoğu zaman ressamların o doyumsuz güzellikteki tablolarının içinde oturuyormuş gibi hissettim.
Gemide seyir halinde geçirdiğimiz gecenin ardından ilk durağımız Mandrogy (Mondrogi) oldu. Kasabaya varmak için SvirNehri'ni geçtik önce. Podpo rozhsky bölgesi içinde yer alan Mandrogy, yeşillikler arasında tamamı ahşap evlerle inşa edilmiş neşeli bir kasabaydı. Açık havada Ruslar'ın da ''şaşlık'' dedikleri domuz ve tavuk etiyle yapılan barbekü, Rus votkasının tadımının ve satışının yapıldığı Votka Müzesi, yürüyüş, sal gezintisi, bebekler, matruşkalar, ahşap oymacılığı, el örgüsü, seramik ve resimlerin herkesin gözü önünde üretilip satıldığı el sanatları atölyeleri bölgeyi benzersiz kılıyordu.
Ruslar'n da semaverde çay demlediklerini öğrenmiştim daha ilk günden. Mandrogy'e bizimkinden biraz farklı olsada semaver çayı satan bir kafesinde oturdum. Taze taze çörekler belliki biraz uzaktaki fırınlarda hazırlanıp kafelere getiriliyordu. Boyunlarına asılmış tablalarda tatlı tuzlu poğaça ve çörekleri taşıyan gençler, hepsini dumanı üstünde dükkanlara taşıma telaşı içindeydi.

 

Hava sıcaklığının aldığımız her kilometrede gittikçe azaldığı yolculuk, belkide vardığımız en soğuk durak Kizhi'le (Kiji) devam etti. 60. paralelde yer alan bu ada geminin rotasını özel olarak çevirip gittiği Onega Gölü'ün sonundaydı. Bizler gibi gelenlerin ziyaret ettiği nokta, ülkenin çeşitli bölgelerinde bulunan, yapımı tamamlanmamış ahşaptan binaların sergilendiği ve UNES CO'un koruması altında bulunan açık hava müzesiydi. Kim tarafından ve nasıl yapıldığı bilinmeyen ancak ahşap bir mimari harikası sayılabilecek 22 kubbeli kilise en çok ilgi çeken ve hakkında en çok konuşulan yapı oldu. Soğuktan korunmaya çalışarak ve yürüyerek gezdiğimiz ada da, içimizi en çok ısıtan Türkçe rehberlik yapan Rus gençti.
Uğradığımız her durakta müzisyenlerle karşılaştık. Her biri birbirinden yetenekli, köşe başlarında akorde on, balalayka (Rus geleneksel sazı), gitar ve çeşit çeşit sazın virtüozuydu her biri. Bu ülkede sanatçılar o kadar çok ki. Ve o sanatçılara sokakların köşe başlarında o kadar çok rastlanılıyorki. Kizhi'e neredeyse 90 yaşındaki bir ressamın yaptığı sulu boya resimleri küçük bir balıkçı kulübesinin önünde sattığını gördüm. İşte düş gibi bir adanın ortasındaki çıplak gerçeklik buydu benim için.

 

Ülkenin sembolü haline gelen matruşka formundaki turistik eşyalar her yerde karşımıza çıktı. Hatta Mandrogy'deki votka müzesinde matruşka şişelerde satılan votkalar vardı
Bosfor gerçek Türk yemekleri mönüsüyle Arbat Caddesi'nde

Goritsy ve Yaroslavl
Bir başka güzellik Goritsy (Goritzi)'de Beyaz Göl kıyısındaki Sheksna Nehir yatağı boyunca yayılmış rahibe manastırının kalıntıları karşıladı bizi. İçini sadece erkek ziyaretçilerin gezebildiği KriloBelozersky Manastırı ve tarihi kalıntılar zihinlerde ne kadar kaldı bilemiyorum. Ancak burada ki küçük çarşıda satılan kürk etoller, mantolar, şapkalar ve şalları kimsenin unutmadığına eminim.
Sonraki durak Yaroslavl şehriydi ve o ana kadar gezdiğimiz yerlerden sonraki en büyük yerleşim yeriydi. Adını 11. yüzyılda şehri kuran Prens Yaroslavl'dan alan şehir, 17. yüzyılda ticaret ve el sanatları merkezi olmuş. Bir çok sanat eserinin ana yurdu Yaroslavl pek çok edebiyatçının yaşadığı bir şehir. Aynı bizdeki anlayışla kurulmuş pazar yerinde soğuk iklimi yüzünden Rusya'da yetişmeyen ve başka ülkelerden gelen meyve ve sebzelere gözlerimiz doydu.
Tarihte dinin yayılmasında önemli rol oynayan merkezlerden biri olan Spaso Preobraz hensky Manastırı, İllia Prarok (Aziz İlyas) Kilisesi'ni gezmekle yetinmeyip tenor, bariton ve basbariton zenginliğiyle büyüleyici bir konser veren ve sadece erkeklerden oluşan kilise korosunu zevkle dinledim. Bir kilise için de koroyu en iyi dinlemenin ortada değil, köşelerde durmak olduğunuda burada öğrendim.

 

Geleneksel Rus giysileriyle dans edip şarkı söyleyen sanatçılar, gemide her akşam başka bir gösteriyle karşımızdaydılar.

Kostroma ve Uglich
Kilise korosunun sesi kulaklarımda, küçük bir pazar alışverişinin ardından, havanın müsaade ettiği kadarıyla güvertede oturup yeşilin ve doğanın eşsiz güzelliğini seyrederek yola çıktık yeniden. Kostroma'ya pazar günü vardık. Herkesin, özellikle çocuklarıyla birlikte, tertemiz giyinip geldiği Pazar ayinini tesadüfen yakalamış olmak önemli bir deneyimdi. Kilisede secde ederek ibadet eden dindar orta yaşlılarıda mum yakıp dilek dileyen gençleri izledim. Burada beynelmilel bir şey vardı. Herkes ailesi, ülkesi için dua etti, bütün dinlerde olduğu gibi.
Keten dokumalarıyla ünlü kasabanın açık pazarından masa örtüsü değil, yaptığı kara kalem resimleri satan bir ressamın elinden küçük bir tablo alıverdim aklımda yokken. Bilmiyorum, ressamın duruşundanmı, yoksa tablonun güzelliğindenmi... Ama içimde bir yerde Ruslar'ın genlerinde sanatçılığın var olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.
Renkli kiliseleri ve katedralleri daha Volga Nehri üzerinde seyir halindeyken ve yaklaştıkça büyüleyen manzarasıyla Uglich (Ugliç) güzergah üzerindeki en sevimli kasabaydı diyebilirim. Yol boyunca ikinci kez ekmeği tuza banarak ve Rusça şarkı larla karşılandığımız Uglich, gittiğimiz yerler arasındaki en zengin açık pazara sahipti. Rengarenk matruşkalar, şallar, takılar, ahşap oyma hediyelikler, şapkalar, bebekler, Rus geleneksel giysisi Sarafan’lar ve daha neler neler….
Sonraki gün Moskova'ya vardık. Moskova'da günlük yaşam çok enteresan değildi. Açıkçası trafik İstanbul'u aratmayacak yoğunluktaydı. Gittiğimiz her yerden daha sıcak bir hava karşıladı bizi. Kremlin ve Kızıl Meydan tahmin edebileceğiniz ihtişamıyla boy gösteriyordu ancak şehrin mimarisinde eksik bir şeyler var diye düşündüm. Açıkçası o eksikliğin, şehri gece, ışıklar altında gezerken kaybolduğunu gördüm. Işıklar altında Moskova'yı izlemeye bayıldım. Moskova'da kendimi alamadığım en büyülü yerin metro olduğunu söylemek isterim. Her bir istasyonu başka bir sanat eseri olan Moskova metrosu, dünyada eşi benzeri olmayan güzellikteydi. Moskova'ya gitmişken, kimliği bizim İstiklal Caddesi’ni andıran Arbat Caddesi'ne uğramak lazım. Sokak satıcıları, müzisyenler, ressamlar, kafeler, restoranlarla dolu cadde şehirde yaşayan insan profilini anlamak için son derece isabetli bir seçim olur. Abrat Caddesi'ne gitmişkende bir Türk restoranı tavsiye etmek isterim. Adı Bosfor. Şahane bir mönüsü var. Mercimek çorbasından en bilinen mezelere, Çoban kavurmadan İnegöl köfteye, Arnavut ciğerinden baklavaya kadar, İstanbul'daki geleneksel bir restoranı aratmayacak kadar zengin ve lezzetli bir mönüden söz ediyorum. Şef Dursun Özbilek'in söylediğine göre Bosfor'un yemeklerini sadece Türkler değil, Ruslarda severek yemeye geliyorlar. Uğramaya değer bir adres. (47/23 Arbat St. Moscow 121002 Russian Federati onwww.bosphorusmoscow.com) Moskova'dan sonra İstanbul'a hareketle yolculuk sona erdi. Pek çok deneyim ve zenginlikle geri döndüm. Bu Şeker Bayramı'nda Tura Turizm Cruisexper'in rüya gibi seyahat seçeneklerinden biride St. Petersburg’a. Puşkin ve Dostoyevski gibi yazarlara ilham veren sokaklarını, köprülerini, saraylarını gezip görebilirsiniz. Başka bir seçenek olarak, Barcelona, Roma, Napoli, Livorno, Nice, Monaco, MonteCarlo, Marsilya ve Provence'a unutulmaz bir Akdeniz yada büyülü bir Venedik seyahati gerçekleştirebilirsiniz. İmparatorlar şehri Roma'da romantik bir tatil yada Ege adalarına rüya gibi bir yolculuk... Seçim sizin.

 

Görkemli Rus mutfağı
Görkemli imparatorluk şehirlerinden verimli vadilere kadar Rusya'nın alabildiğine geniş topraklarında değişik kültür ve damak tatlarını barındıran, hiç bir coğrafyanın özelliğini taşımayan bir mutfağı var. Her ülkede olduğu gibi, mutfak kültürü Rusya’da da coğrafi koşullara göre farklılıklar gösteriyor. Kuzey Rusya'da 'Shchi' (lahanalı ve balıklı bir çorba), lahanalı yemekler, çavdar ağırlıklı bir içki olan 'Kvass' ve genelde arpa içerikli yemekler tercih edilirken, Don bölgesinde 'Ucha' denilen ve domatesle hazırlanan balık çorbası, Güney Rusya'da ülkenin dünyaca ünlü 'Borsc çorbası' tercih ediliyor. Bizim şiş kebaba Ruslar 'Şaşlık' diyorlar. Mantar hemen her yemekte yer alıyor. Çorbalar: Rus mutfağında çorba her şey demek. Çünkü içeriğinde yok yok. Balıktan, sebzeye, ete kadar değişik besinleri içeren çorbalar komple bir öğün sayılabiliyor. Çeşitli sebzelerin yanı sıra et yada balıkla hazırlanan “Ucha” çorbası defne yaprağı, karabiber, maydanoz, yabani rezene gibi baharatla zenginleştiriliyor. Artık dünya mutfağının çorbalarından olan “Borsc” ve “Shtci”, balık ve etin yanı sıra pancar, lahana ve patates ile hazırlanıyor. Her ikisininde özelliği “smetana” denilen ekşi krema ile sunulmaları. ”Soljanka” çorbası ise mantar yada balıkla hazırlanıyor. “Okroska”, balık ve etli soğuk bir çorba. Bir diğer soğuk çorba ise ıspanakla hazırlanan "Botwina". Sebzeler: Rus mutfağının en çok kullanılan sebzeleri lahana, pancar, turp, patates, fasulye, mantar, soğan ve salatalık. Rusya dondurucu iklim nedeniyle meyve ve sebze açısından zengin bir ülke değil. Daha ılıman bölgelerinde patlıcan, kabak, biber ve domates yetiştiriliyor. Balıklar: Rus mutfağı denince akla ilk havyar geliyor. Havyar dişi mersin balığının döllenmemiş yumurtalarından elde ediliyor. Gerek tatlı su gerekse tuzlu su balıkları açısından çok zengin olan Rus mutfağında bu besinler çeşitli usullerle hazırlanıyor. Haşlama, ızgara, kızarmış balıklar değişik soslarla sunuluyor. İçecekler: Ülkenin ulusal içkisi, votka. Çeşitleri ise saymakla bitmiyor. En popüler içecek bizdeki gibi çay. Semaverde hazırlanıyor, büyük cam bardaklarda içiliyor. Şeker yada bal çaya karıştırılmıyor. Çay bizdeki “kıtlama” gibi içiliyor.

 

Etler: Rus mutfağında haşlama, ızgara ve kızarmış etler revaçta. En çok da ünü sınırlar ötesine taşan 'Beef-Stroganoff' adlı et ve mantarla hazırlanan yemek. Et tercihleri coğrafi yapıya göre değişiyor. Örneğin; Ukraynalılar domuz ve ördek etini, Asya bölgesi ise at, keçi ve inek etini tercih ediliyor. Sibirya'da ayı ve geyik eti yeniyor. Tavuk ise tüm ülkenin geleneksel et yemeklerinde var.
Meze tabağı: Rus mutfağının dünyaca tanınan en ünlü yemeklerinden biri: ''Zakuski''. Rusların meze olarak adlandırdıkları bu tabak geleneklere göre en az 3-4 çeşit içeriyor. Söğüş et, haşlanmış deniz ürünleri, çeşitli salatalar, soslu patates, domates, biber, patlıcan ve enginar dolmaları, yumurta, havyar ve çeşitli kızartmalar yer alıyor.